Pasta için yola düşmek.

Processed with VSCO with e3 preset
Lake Bled, Slovenya

Viyana havalimanına indiğimde hava kararmıştı bile. Şehir merkezinden 18 km uzaktayım. Şehir merkezine en ucuz metro yoluyla ulaşabileceğimi öğreniyorum.  Viyana’da da yine birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi metro biletleri metroya binebilmek için değil, metrodan çıkınca bilet kontrolüne denk gelirseniz önleminiz olsun diye kullanılıyor. Metroya binip hostelimin bana daha önce attığı maile bakarak hangi durakta ineceğimi saptamaya çalışıyorum. İlk önce şehir merkezindeki durakta inip diğer hatta aktarma yapıyorum. Ardından metrodan çıkıp 2 durak için otobüse kaçak biniyorum. Kalacağım hostel şehir merkezine yürüyerek 15 dakika uzaklıkta. Biraz yürüyüp hostelimi buluyorum. Resepsiyon, büyük bir hostel halkasının üyesi olan bir hostelde ilk defa kalacağım için benden zorunlu üyelik için 3€ fazladan para alacaklarını söylüyor, mis gibi keriz parası yemin ediyorum. En sonunda odamın anahtarını alıyorum ve 4 kişilik yatakhaneye çıkıyorum. 5 dakika sonra yanıma asma kilit almadığımı hatırlayıp resepsiyona tekrardan inip hostele bir miktar daha keriz parası kazandırıyorum. Yaklaşık 2-3 saat ortak alanda dinlenip ardından Viyana’nın meşhur şnitzelini ve patates salatasını denemeye karar veriyorum. Viyana’da geceleri şehre yakın bölgelerdeki sokaklarda hiçbir tehlikeye rastlamazmışız, çok iddialılar bu konuda. Kaldığım 2 gece de bir sorun yaşamadım Allah için, sokaklar gayet güvenliydi. Hatta operasıyla ünlü bu şehirde sokaklarda güzel ezgiler eşliğinde dolaşmanız bile mümkün. Şnitzelleri gerçekten çok iyi ama patates salataları muazzam. Mayonez, hardal ve elma sirkesi karışımından oluşan sos, patatesi farklı bir boyuta taşımış, yediğinizin cidden patates olduğunu unutabilirsiniz. Güzel akşam yemeğinden ve hostelde biraz daha dinlendikten sonra yorucu olacak ertesi gün için yatağıma çıkıyorum.

Processed with VSCO with q1 preset
Viyana, Avusturya

Sabah yine her zamanki gibi fazla fazla uyuduğumu farkedip yatağımdan atlıyorum. Kahvaltıyı kaçırmışım, ben de önceki gün İstanbul’dan alıp da yemediğim simitle kahvaltımı yapıyorum. Hedefim Sacher Cafe’yi bulmak. Resepsiyona nerede olduğunu sorup Devlet Opera Binası’nın arka tarafında kaldığı cevabını alıyorum ve yürümeye başlıyorum. Şehre indiğimde sokaklar bana Paris’i anımsatıyor, her tarafı tarihi yapılarla kaplı şirin bir Orta Avrupa şehri Viyana. Caddeleri ve bulvarları çok geniş, o kadar geniş ki insan karşıdan karşıya geçerken zorlanıyor.

Processed with VSCO with q1 preset
Viyana

“Sora sora Bağdat bulunur” sözüne güvenerek binayı 10 farklı kişiye soruyorum ve buluyorum. Arka tarafına geçip Sacher Cafe’yi gözüme kestiriyorum. Önünde müthiş sıra var, bende de vazgeçecek göz yok, sıraya girip beklemeye başlıyorum. O ünlü Sachertorte’u alıp İstanbul’a götürmeye niyetliyim. 20 dakikalık bir bekleyişin ardından bir hanım kızımız beni kapıdan alıp ceketlerin alındığı odaya götürüyor bir bey de ceketimin vale kağıdı olduğunu anladığım bir kağıdı elime tutuşturuyor. Aynı hanım kızımız bana oturacağım masaya kadar eşlik ediyor. Mermer bi masaya oturuyorum ardından menü önüme açılıyor. Duvarlar kırmızı kumaşla kaplanmış ve bir sürü acayip tablolarla kaplı. Menüde pastayı göremiyorum ancak gördüğüm muameleye ve mekanın lüksüne bakarak kendimi çıkışta bulaşık yıkamaya hazırlayıp o ünlü pastalarını yanında bi çayla sipariş ediyorum. Doğu Avrupa’da çay kültürü ayrı, çok seviyorlar. Sinsice beleş internetlerinin şifresini öğreniyorum. Etrafımda 16. yüzyıldan kalma kraliyet aileleri oturuyor, ben de istemsizce durumuma gülüyorum. Kısa süre sonra pasta yanında krema ve çayla birlikte masaya geliyor. Pastayı olabildiğince küçük lokmalarla yemeye başlıyorum. Tüm beyefendiliğimle pastamı ve çayımı bitirip hesabı korkarak istiyorum ve gelen 10€’luk hesabı sevinçten zıplayarak ödüyorum. Ardından pastanın tamamını nasıl alabileceğimi sorup kafenin yan sokağında özel mağazalarından pastayı alabileceğimi öğreniyorum.

Processed with VSCO with e1 preset
“The Opera House”

Mağazadaki 5 dakikanın sonunda benden az önceki cüzi hesabın öcünü alıp, pastayı da ahşap bi kutunun içine koyup veriyorlar. Sachertorte buzdolabı olmadan 2 hafta dayanabilen bi pasta, verdikleri ahşap kutuda hareket edemiyor ve hiç darbe almamış olarak kutudan çıkartılabiliyor. Eğer pastaya vereceğiniz tutarı önemsemezseniz içiniz rahat bir şekilde evinize getirebilirsiniz. Gidip tamamını almasanız bile Sacher Cafe’ye gidip bir dilim yemenizi kesinlikle öneririm. Pastayı aldıktan sonra ertesi gün Slovenya Bled’e gidecek trene bilet almak için tren garına yöneliyorum. Viyana’da metro ağı heryere uzanıyor ve çözmesi çok basit, rahatlıkla seyahat edebiliyorsunuz.

largemap
Viyana Metro Haritası

Tren garına varıp biletimi aldığımda Avusturya’nın benden ucuza yediğim bir dilim pastanın öcünü almaya devam ettiğini anlıyorum. Burada bilet fiyatını yazmayacağım ancak Avusturya’ya sadece bir şehrini görmek için gidin. Ha ben başka şehirlerini de görmek istiyorum diyorsanız Student Agency’i araştırın ve o şekilde seyahat edin derim yoksa verdiğiniz bilet parasına benim gibi sinirden ağlayabilirsiniz.

Processed with VSCO with q2 preset
Viyana Nehri üzerindeki metro köprüsü.

Tren garından Avusturya Tren Hatlarına söverek ayrılıp belki güzel fotoğraf çıkar diyerek şehir haritasında gözüken nehre gidiyorum ve 5 dakika sonra bunun büyük bir hata olduğunu anlayıp tekrar metroyla Viyana’nın Taksim’i diyebileceğim meydana gidiyorum. Gözlemlediğim kadarıyla nehrin şehir için hiçbir önemi yok. Etrafı da bomboş.

Processed with VSCO with q1 preset
Viyana

Viyana’ya gitmeden önce şehir için operanın çok önemli bi etkinlik olduğunu okumuştum. 10 metre aralıklarla aynı zamanda kredi kartıyla ödeme yapabileceğiniz operaya bilet satan profesyonel karaborsacılar var. Uzun konuşmalarla ve sırf güzel yüzünüz hatrına yaptıkları indirimlerle size bilet satmaya çalışıyorlar. Benim güzel yüzümün hatrı sadece 5€’luk bi indirim olunca 45€’ya operaya gitmek saçma geliyor ve gitmiyorum. Ana meydanda sisler içinde biraz gezip akşama doğru hostele dönmeye karar veriyorum. Gece uyumayacağım için marketten gecelik bir şeyler almaya niyetlenip market ararken bir kadına elinde iki köpeğiyle yürürken ve şarkı söylerken denk geliyorum. Operaya gidememiştim ama opera ayağıma gelmişti resmen, bi süre kadını ve köpeklerini uzaktan ve sessizce takip edip beleşten opera dinlemenin keyfini çıkarıyorum. Kadın oturduğu binaya girdiğinde markete gelmiş olduğumu farkediyorum. Gecelik birkaç şey aldıktan sonra hostele yollanıp sabahı beklemeye başlıyorum. Bütün geceyi film izleyerek ve hostel görevlisi abiyle Avusturya izdivaç programlarını izleyip muhabbet ederek geçiriyorum. Ardından hazırlanıp klasik hostel kahvaltısı olan kızarmış tost ekmeği, çeşitli reçeller ve kahveyle karnımı doyuruyorum.

Processed with VSCO with q1 preset
Yolda olmak.

Resepsiyona tren garına gitmek için nerden yürümem gerektiğini, hangi otobüse bineceğimi sorup yola düşüyorum. Yürümeye başladıktan 3-4 dakika sonra Viyana’da girdiğim ilk bakkalın Galatasaray montlu Türk sahibiyle rastlaşıp sohbet ede ede yürümeye başlıyoruz. Galatasaray’ın son halinden uzun uzun yakınıyoruz, ardından 13 numaralı otobüsün nereden kalktığını soruyorum ve o an başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. 20 dakikadır yürümem gereken yolun tam tersine yürümüşüm. Bakkal abimiz yarım saat sonra kalkacak trenime taksiye binmeden yetişemeyeceğimi söylüyor ve o korktuğum Avrupa’nın Mercedesli BMW’li taksilerine binmek zorunda kalıyorum. Araçlar o kadar lüks olunca insan taksi fiyatlarının da uçuk olacağından korkuyor ancak yaklaşık 10€’ya tren garına varıyorum. Trende karşıma Avusturyalı ve İngilizce bilmeyen evli mutlu çocuklu bir aile oturuyor ve ben de çocuklarına şebeklik yapmaya başlıyorum. Aile, tipimden midir bilmem, bu durumdan pek memnun kalmamış olacak ki bi süre sonra bana kibarca selam verip kalkıyor, ben de fırsat bu fırsat deyip uykuya dalıyorum.

Processed with VSCO with g2 preset
Meşhur Lake Bled, Slovenya

Gözlerimi açtığımda tren Villach’a yaklaşmıştı, oradan aktarma yapıp Bled’e gidecektim. 1,5 saat sonra kendimi Bled tren garında buluyorum. Bled, kendisi gibi küçücük Lesce Bled adlı bir tren garına sahip. İçerde tek kişi çalışıyor ve yan tarafında küçücük bir kafe var. Benim amacım da yine Bled’deki en iyi Bled Cream Cake’i bulmak ve İstanbul’a götürmek. Bavulumu garda çalışan tek çalışana emanet edip en iyi Bled Cream Cake’i yapan yeri sorup gardan ayrılıyorum. Çalışanın söylediği yer benim daha önce yediğim yer değil hatta gölün etrafında da değil, tren garının karşısında. Kafede Bled keki yiyorum, beğenmeyip kafeden çıkıyorum. Göle doğru yürümeye başladıktan 2 dakika sonra o istikamette giden bi araç görüyorum ve şansımı deneyip elimi kaldırıyorum, araç 20 metre sonra duruyor! Koşa koşa arabaya doğru gidiyorum, içeri bakıyorum ki bi beyefendi ön koltuktaki poşetlerini arkaya doğru atıp bana yer açıyor. Göle gitmek istediğimi söylüyorum, bana atla diyor ben de Allah razı olsun diyip arabaya biniyorum. Yol boyunca Slovenya’yı ne kadar çok sevdiğimden, yaşlılığımda Bled’e taşınma planlarımdan bahsedip beyefendinin gönlünü okşuyorum ve kendimi göle kadar bıraktırıyorum. Teşekkür edip arabadan iniyorum. Resmen Lake Bled’deyim!

Processed with VSCO with e1 preset
Bled Kalesi, 1004

Bled, Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya 1 saat uzaklıktaki bir göl kasabası. Buraya Bedirhan’la ilk geldiğimizde 1 gün durmayı planlayıp 4 gün kalmıştık çünkü insana huzur veren, dinlediren yanları var. Ayrıldığımız zaman da çok özlemiştik. Gölün ortasında küçücük bir ada var ve adada küçük bi kilise var, isterseniz gölün kenarlarından sandal kiralayıp gölde tur atabilir veya kiliseye gidebilirsiniz. Gölün tepesindeki kale aynı zamanda müze olarak kullanılıyor ve içeride Slovenya’ya ait birçok tarihi eser sergileniyor. İlk geldiğimizde müzeye girmiştik ancak müze pek ilgimizi çekmemişti açıkçası, bu sefer müzeye girmedim bile. Bled kalesinin gerçekten muazzam bi manzarası var. Ben de nefsime yenik düşüp pastayı almaya değil Bled kalesine çıkmaya başlıyorum. 10 dakikalık çetrefilli tırmanıştan sonra kaleye varıp manzaranın en güzel gözüktüğü noktaya oturuyorum ve keyif yapmaya başlıyorum.

Processed with VSCO with g2 preset
Bled Kalesi’nin manzarası.

1 saat keyif çatıp aşağı iniyorum. Gölün etrafında bi tur atıyorum ve daha önce geldiğimizde paninisine ve Bled Keki’ne bayıldığımız Jasmin Cafe’ye oturuyorum. Karnımı doyurduktan sonra yeniden zaman sıkıntımdan dolayı taksiye binmek zorunda kalıyorum. Taksici abi koyu muhabbetli çıktı, inerken artık Bled’de bir evin 80.000€ ve bir villanın 200.000€ olduğunu biliyordum!(ne işime yarayacaksa…) Tren garına döndüğümde Ljubljana biletini alıp beklemeye başlıyorum ardından trene biniyorum. Oturacak yer olmadığından 1 saat boyunca ayakta seyahat edip trenden iniyorum.

Processed with VSCO with q1 preset
Ljubljana, Slovenya

Ljubljana’da o akşam sisten göz gözü görmüyor. Hostelden gelen maile bakarak yolumu bulmaya başlıyorum. En sonunda direktiflere göre sağımda Avusturya solumda da Belçika konsolosluğunu görmem gereken caddeye varıyorum. Tabi sisten hangi konsolosluk hangi ülkenin anlayamıyorum ve yolda yürüyen, elinde bisikletini taşıyan gayet entel bi beye hostelimi soruyorum. O da başka birisine soruyor, yol tarifini alıyor ve benimle hostele kadar yürüyebileceğini söylüyor. Ben ne kadar gerek olmadığını söylesem de yürümeye başlıyoruz. Daha önce Fransa’da gasp edildiğimden dolayı ufaktan bi tırsıyorum. İlk olarak, sisten dolayı beni görememesine bağlıyorum, İspanyol olduğum tahmini yapıyor. Türk olduğumu söylüyorum, o da Müslümanları çok sevdiğinden, Katar’da 8 yıl yaşadığından bahsediyor. Hostele geldiğimizde bana e-mail adresini verip ona Türkiye’de iş aramamı istiyor. Türkiye’de yaşamayı çok istiyormuş. Tabi ben hala akşamın bu vakti gördüğüm güzel muameleye hayret ederek giriyorum hostele.

Processed with VSCO with m6 preset
Ljubljana, Slovenya

Ertesi gün İstanbul’a uçağım 11.35’de. Yani benim 10’da havalimanında olmam gerekiyor, bu da benim hostelden 8.30’da çıkmış olmam gerektiğini anlatıyor. 8.30’da hostelden çıkabilmem için 8’de uyanmam lazım ve ben de uykusuzluktan yuvarlanacak durumdayım. Hali hazırda olan uyanma konusunda kendime olan güvensizliğim bir önceki günkü uykusuzluğumla birleşince o gece de uyumamaya karar veriyorum. Kulağa çok mantıklı geliyor dimi? O şekilde uçağa yetişebileceğim yani. Hostelin ortak alanında beklemeye başlıyorum. Doğal olarak uyuyakalıyorum ve gece 3’te uyanıyorum. Beni diri diri toprağa gömmüşler gibi hissediyorum ve üzerimdeki toprağı kaldırabilecek mecalim yok. Uyumam gerekiyor. Göz kapaklarımın üzerindeki fillere karşı gelemiyorum ve “Başlarım uçağına yaa, Salı günü dönerim” diyip odaya çıkıyorum. Odaya çıkınca kaloriferlerin çalışmadığını farkediyorum. Hava dışarıda -2 derece. Resepsiyon kapalı, resepsiyondaki bayan kaloriferleri açmayı unutup hostelden gitmiş. Artık halime ağlayacak haldeyim. Montumla yatağa gömülüyorum ve yatakta ne bulduysam üzerime örtüyorum, artık sabah erken uyanabilme fikrini düşünmüyorum bile. Tek istediğim uykumu alana kadar uyumak. Ardından ne oluyor biliyor musunuz? Uyanıyorum. Hem de 8.30’da! İlk önce 2 gündür uyuduğumu düşünüyorum. Önceki geceki uykusuzlukla 5 saat uyuyup uyanma fikri bana hiç mantıklı gelmiyor ancak telefonda pazartesi yazısını görünce sevinçten uçuyorum. Tabii ki soğuktan dolayı uyanmıştım ve hasta olmuştum ancak pek önemsemiyorum. Hazırlanıp aşağı iniyorum, çıkışımı yapıyorum ve resepsiyondaki ablamıza kaloriferlerin çalışmadığını söyleyip azıcık bağırıyorum. Aslında kaloriferler çalışsaydı ben uyanamazdım ancak uyku kalitem her şeyden önemli. Bana havalimanına gitmem için araç bulmalarını isteyip ve yine klasik hostel kahvaltısının başına oturuyorum.

Processed with VSCO with m6 preset
Ljubljana, Slovenya

10 dakika sonra bana bir shuttle bulduğunu, beni hostelden alıp 4€’ya havalimanına ulaştıracaklarını söylüyor. Ben hostelin içinde sevinçten halay çekerken de shuttle’ın iptal olduğunu, bana taksi çağırabileceklerini anlatıyor. Taksiyle havalimanına kalkan otobüslere gidiyorum, saat başı kalkan otobüsün kalkmasına bir dakika kala yetişiyorum. Allah bildiğiniz o gün dönmemi kaderime yazmış! Otobüs bütün Slovenya’yı dolaşıyor ve 15 dakikalık yolu 50 dakikada tamamlayıp havalimanına varıyor. Yani tam zamanında! Uçağa biniyorum, güzel bi uyku çekiyorum ve sonunda İstanbul’a varıyorum!

– MUTLU SON –

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s